ORMANDAKİ SİHİRBAZ
- Gönül Çatalcalı

- 2 gün önce
- 6 dakikada okunur

Okullar kapanmak üzereydi, havalar ısınmıştı.
Melih, akşam yemeğinden sonra epeydir düşündüğü konuyu açtı.
“Bakın size ne söyleyeceğim. Tarih bugün belli oldu, temmuzun ikinci haftası izne ayrılıyorum. Yaz tatilimizi şimdiden planlayalım mı, ne dersiniz?”
Elif’le Okan, “Yaşasınnn” diye bağırdılar.
“O halde hepinize, bu on beş günü nerede geçirmek istediğinizi soruyorum. Oylama yapacağız. Sonra planlamaya geçeceğiz annenizle.”
Melih bankacıydı, eşi Hülya ise öğretmen.
“Önce çocuklar söylesin o zaman Melihciğim,” dedi Hülya.
İlkokula bu yıl başlayan Elif,
“Bir ormana gitmek istiyorum ben. Hayvanları tanımak, sincapları, tavşanları, kaplumbağaları, fındık farelerini görmek istiyorum. Bir de karınca yuvalarını…” dedi hiç düşünmeden.
Yedinci sınıfa giden Okan, kardeşine alay edercesine baktı,
“Ne oldu kardeşim, harikalar diyarındaki Alice mi sandın kendini? Bir tavşan bulup onun arkasından bir deliğe mi gireceksin ha? Kızım yok öyle bir şey, onlar yalnızca romanlarda olur,” diyerek babasına döndü. “Ben deniz kıyısına gitmek istiyorum baba. Güneş, kum, deniz… D vitamini deyip duruyorsunuz hep, tuzlu su, iyot falan… Elif, o hayvanları ille de görmek istiyorsa oturup belgeselleri izlesin.”
Bunları söylerken annesinin kendisini destekleyeceğinden emindi. O da denizi, yüzmeyi, güneşlenmeyi çok severdi çünkü. Ama büyükannesini unutmuştu! Sevgili ninesi Kısmet Hanım, kardeşler arasında çıkan herhangi bir sorunda her zaman Elif’i korur, “O küçük daha,” diyerek ondan yana çıkardı.
Büyükanne böyle bir fırsatı kaçırmadı.
“Ben de orman tatili diyorum Melihciğim,” dedi. “Şöyle bir köye yakın olsun, gidip inek sütümüzü, kara fırın ekmeğimizi falan alalım. Sebzemizi taze taze dalından koparalım.”
Okan, “Yemek yemeğe mi gidiyoruz, tatile mi anlayamadım. Deniz kıyısında bir pansiyonda ya da otelde kalmak daha iyi değil mi? Geçen yıl yaptığımız gibi…” diyerek annesine baktı.
“Haklısın oğlum, ben de denizi yeğlerim. O halde ikiye iki olduk. Karar babanın oyuna kaldı,” dedi Hülya, Okan’a göz kırptı.
Çocuklar nefeslerini tutarak babalarına çevirdiler başlarını. O, acaba dağ için mi, deniz için mi kullanacaktı oyunu?
“Hımmm… Böyle bir sonuç çıkacağını az çok tahmin etmiştim. Bir planım var elbette,” dedi Melih gülerek, “Hem de tam hepinizin isteklerine uygun bir plan. Açıklıyorum! Denize kıyısı olan bir orman kampına gidelim mi? Ne dersiniz? İsteyen ormanda eğlenir, isteyen denize girer.”
Melih’in önerisi alkışlarla, coşkuyla kabul edildi. Çocuklar sevinçle kalkıp babalarını öptüler.
“Ne güzel… Her şeyime karışan ağabeyimden ayrı geçireceğim tatilimi, bir ormanda…” diye düşünüyordu Elif o gece yatarken.
Okan ise, “Oh ya, bizimkilerin her dakika, ‘Kardeşine bak, kardeşine göz kulak ol’ demelerinden kurtuldum. Yaşasın deniz!” diye geçiriyordu içinden.
Melih ve Hülya, hem denizi, hem ormanı kucaklayan bir tatil beldesi bulmak için araştırmalar yapıp en sonunda isteklerine uygun bir yer ayarladılar.
Okullar kapandı, temmuzun ikinci haftası oldu, tatile çıkma zamanı geldi. Valizlerini hazırlayıp, arabaya doluştular.
Ege kıyılarında, çam ormanının içinde kurulan bir dağ tesisiydi geldikleri yer. Seyrek kurulmuş ahşap evlerin bazıları ikizdi. Yukarıdan görülen deniz manzarası eşsiz güzellikteydi. Evlerin bulunduğu yerler düzlüktü, çevrelerinde kızılçamlar, karaçamlar, sarıçamlar, fıstık çamları… Her evin önüne dikilmiş limon çamları… Yürüme yollarına, denize zikzak çizerek inen merdivenlere, aralarından yemyeşil otlar fışkıran kayrak taşları yerleştirilmişti. Son derece şirin ve bir masal evreni gibi görünüyordu orman kampı.
İkiz bir ev tutmuşlardı. Hülya ve Melih küçüğünde, iki çocuk büyükanneleriyle birlikte daha geniş olanında kalacaktı. Evlerin önündeki verandalarda bulunan masaları birleştirip büyük bir yemek masası yaptılar.
Okan, eşyalarını yerleştirir yerleştirmez mayosunu giydi, evden fırladığı gibi denize koştu. Annesi arkasından, “Şapkanı, havlunu, su şişeni almadın…” diye sesleniyordu ama deniz tutkunu Okan’ın onu duyması olanaksızdı. Melih güldü, karısının elindekileri aldı,
“Ben götüreyim Hülya… Güneş kremini de ver, ilk günden haşlanmasın bizim oğlan,” dedi, “Hem de sahili, denizin derinliğini falan kontrol ederim.”
Büyükannesi yol yorgunluğundan uyuyakalınca, Elif ahşap evden çıktı. Tertemiz dağ havasını içine çekti. Annesi, kendi eşyalarını içeri taşıyordu o sıra.
“Anneciğim şu tarafa doğru biraz yürüyeceğim ben,” dedi küçük kız.
Kırmızı şortu, pembe benekli beyaz tişörtü, iki örgü yaptığı sarı saçlarıyla çok şirin görünüyordu.
Belki gözlüklü bir tavşan görürüm.
Hülya, kızının gösterdiği yana baktı. Ormanın içinde zikzaklar çizerek uzayıp giden yol öyle güzeldi ki…
“Tamam, ama…” dedi, “Burada ilk günümüz… Fazla uzaklaşma canım.”
Çam ağaçlarının toprağa bıraktığı iğneli pürçeklere basarak yürümek çok hoşuna gitti Elif’in. Çıtırt, çıtırt, çıtırt… Yerlere düşmüş kozalakları izliyor, ağaçların hışırtısını dinleyerek ilerliyordu ormanda.
Bir rüya gibi…
Birden kendisine seslenildiğini duyar gibi oldu, başını sesin geldiği yere, ağaçların tepesine çevirdi. Ulu çamların arasından salkım salkım süzülen ışıklar gözlerini kamaştırdı.
Tepedeki ağustosböceği korosundan geliyordu ses.
Anlamaz anlamaz baktı Elif. Koro tekrar seslendi.
“Hoş geldin ormanımıza küçük kız…”
“Hoş… Hoş buldum…” diye kekeledi Elif şaşkınlıkla.
“Gözlüklü tavşanı arıyorsan, az önce geçti buradan. Biraz ileride olmalı,” dedi koro şefi, cırtlak bir sesle. Elif ne diyeceğini bilemeden ilerlemeye devam etti.
Ağustosböcekleri konuşuyor… İnanamıyorum… Hem… Benim tavşanı aradığımı nereden...
Bunları düşünürken, yolun kıyısında ters dönmüş, otların arasında çırpınan yaşlı bir kaplumbağa gördü. Hemen yanına gidip eğildi, hayvanı düzeltti.
“Teşekkür ederim…” dedi başını kabuğundan çıkaran kaplumbağa, sonra kaşlarını çattı. “Bu hale gelmemin nedeni, senin aradığın tavşandır. Öyle hızlı koşuyordu ki beni görmedi, ayağıyla çarptı geçti.”
Ağustosböceklerini duyunca çok şaşırmasına karşın, kaplumbağanın konuşması hiç garip gelmedi Elif’e.
Ne güzel… O da tavşanı aradığını biliyor…
“Geçmiş olsun,” dedi, “Neyse ki kabuğunuza bir şey olmamış.” Yola baktı. “Tavşana yetişemem herhalde. Baksanıza çok hızlı koşuyormuş.”
“Öyle deme, masalda bu ağır yürüyüşümle bile geçiyorum onu, bütün çocuklar bilir. Hem bir şey söyleyeyim mi, çok koşan çabuk yorulur. Sen devam et yoluna…” dedi kaplumbağa.
Elif umutlandı, yürüyüşünü sürdürdü. Az sonra yanından zıplayarak geçerken, kendisine eğilerek selam veren sincaba sordu.
“Tavşanı gördün mü?”
Zınk diye duran Sincap bozulmuştu,
“Tavşanı ne yapacaksın? Ben yeterince ilginç değil miyim?”
“…”
“Bak!” dedi, sincap, ön dişlerini gösterdi. Dişleri altındandı, pırıl pırıl parıldıyordu!
“Şimdi de altın dişli bir sincap…” diye düşündü Elif.
“Hıh tavşanmış! Ben bir sihirbazım aynı zamanda…” dedi sincap, geriye doğru bir takla attı, başında koca bir sihirbaz şapkasıyla döndü. Elif bayılmıştı bu numaraya. Sincap durmuyordu.
“Bak,” dedi, “Şimdi ne yapacağım, gör…”
Neredeyse boyundan büyük şapkayı aldı başından, içine elini soktu.
O da ne?
Kocaman bir demet kır çiçeği çıkardı şapkadan! Elif’in önünde eğilerek demeti ona sundu.
“Ah…” dedi Elif, “Çok teşekkür ediyorum… Harikasın. Seni öpebilir miyim?”
“Tabii güzel kız…” dedi Sincap, gözlerini kapatıp yanağını uzattı. Elif eğilip onu öperken bir ses duyuldu.
“Hey sincap! Küçük kız beni arıyordu, neden meşgul ediyorsun onu bakayım?”
Elif heyecanla dönüp baktı arkasına. Beyaz tavşan karşısında duruyordu. Gözünde kırmızı bir gözlük, elinde çınar yaprağından bir yelpaze…
Hayranlıkla, “Sen O’sun, Alice’nin beyaz tavşanısın…” dedi büyülenmiş gibi.
Sincap kızgınlıkla ikisinin arasına girdi.
“Tatlı kız, daha numaralarım bitmemişti. Bak şimdi ne yapacağım… Hokus pokus kaybolukus! Pooofs,” diyerek ellerini çırptı. Gözlüklü tavşan bir anda ortadan kayboldu.
Elif ağlayacaktı neredeyse.
“Onu yok ettin! Lütfen geri getirir misin?” dedi titrek bir sesle. “İkiniz de çok değerlisiniz benim için…”
Bunları söylerken babasının sesini duydu.
“Selam kızım... Yemeğe çağıracaktım seni, epeyce uzaklaşmışsın. Hem, sen ne yapıyorsun orada?”
Elif heyecanlandı,
“Şey, babacığım, bu sincap, tavşanı bir anda…” derken, yanına baktı. Otlardan, taşlardan, kozalaklardan başka bir şey yoktu işaret ettiği yerde.
Kulağına bir fısıltı geldi. Dinledi.
“Şşşştt, sakın söyleme, büyükler inanmaz bize. Her şey aramızda kalsın… Yarın yine gel olur mu?”
“Sincap mı? Tavşan mı?” dedi babası, “A, ne güzel… Hani neredeler?”
Elif toparlandı.
“Az önce yanımdan geçip gittiler. Babacığım, çok güzel bir orman burası, iyi ki geldik, çok mutluyum,” dedi. Elindeki çiçek demetini gösterdi.
“Bak, bunları büyükannem için topladım, hadi gidelim de bir an önce vereyim.”
Babasının elini tutmuş yürürlerken bir ara arkasına baktı. Sincapla tavşan yan yana, el sallıyorlardı ona. “Yine gel” işaretleri yapıyorlardı.
“Yarın da annem için toplayacağım çiçekleri…” dedi Elif, sevincinden içi içine sığmıyordu. “Sonra sana, sonra ağabeyime… Her gün biriniz için…”
O akşam çok mutluydular, herkes istediği tatile kavuşmuştu.
“Epeyce gezindim, görevlilerle konuştum, burası çok güvenli bir yermiş Hülya. Elif istediği kadar dolaşabilir ormanda,” diyordu babası.
“Deniz birden derinleşmiyor, Okan istediği kadar yüzebilir, ben de biraz yüzer sonra kıyıda güneşlenir, kitap okurum,” diyordu annesi.
“Komşulardan duyduğuma göre köy de çok yakınmış…” diyordu büyükannesi.
“Evet anne, tam istediğimiz gibi,” diyerek başını sallıyordu babası.
Okan pek çok arkadaş bulmuştu sahilde, yorgunluktan sedirde uyuyakalmıştı.
Elif ise büyükannesinin suya koyduğu kır çiçeklerine bakıyor, ertesi günü iple çekiyordu.
Kim bilir ne ilginç zamanlar geçireceğim sihirbaz sincapla.
Belki çok iyi arkadaş olacağız, o güzelim beyaz tavşanla.
Belki o yaşlı kaplumbağa da katılır aramıza…
Ah bir yarın olsa…
*Bu etkinlik Dursaliye Şahan tarafından hazırlanmıştır.
KONU: Okul tatilinde orman kampına giden ailenin en küçük olan Elif’in yaşadığı maceraları anlatıyor.
TEMA: Tatil ve doğada yaşam.
ANAHTAR KELİMELER:
Veranda: Daha çok bahçeli evlerde görülen, bahçede korkuluklarla çevrili ahşaptan yapılmış oturma alanı.
Koro: İnsanların bir araya gelerek şarkı, türkü söylemesi. Masaldaki anlamı hayvanların birlikte çıkardığı seslerle ilgili.
KIPIR KIPIR DÜŞÜNCELER:
Gerçek bir ormanda yürüdünüz mü?
Doğadaki ehlileşmemiş hayvanları tanıyacak kadar yaklaştınız mı?
Doğadaki hayvanların yaşamı için katkılarımız neler olabilir?
KIPIR KIPIR ETKİNLİKLER:
Ressamın, bu öykü için çizdiği resme bakarak, ormanda geçen bir öykü yazın. Aileniz ve arkadaşlarınızla paylaşın. İsterseniz kipirticocuk@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.



Yorumlar