KAYBOLAN TAŞ / MEER'DEN ÇIKIŞ
- Betül ÇAKIROĞLU

- 5 saat önce
- 3 dakikada okunur

Kısa bir anımsatma: Kaybolan Taş öyküsünde Zee ile tanışmıştık çocuklar. Kendisi denizlerdeki tek ülke olan Meer’de yaşıyor. Ayrıca iki parçalı bir kuyruğu var. Meer’e giriş taşını kaybettiği için ülkesinin kapısını açamayan Zee, bütün denizlerde taşını aramıştı. Sonunda Atlas adında bir çocuk ona taşını geri vermişti. Şimdi bakalım Zee ülkesine dönünce neler yapmış?
Önce taşımı kaybettim. Sonra buldum. Olanları düşünmeden duramıyorum. Özellikle benim gibi yalnızca beş yüz yaşında, çok genç biri için oldukça zorlayıcı bir durum.
Meer, kuralları olan bir ülkedir. Bundan daha önce söz etmiştim. Kural gereği dış yaşamla temas etmiş birinin doktora gitmesi gerekiyordu. İşte ben de bu durumdaydım.
Annem, “Zee, taşını bulduğuna, sana kavuştuğuma çok sevindim ama hemen doktora gitmeliyiz,” dediği gibi beni hastaneye yüzdürdü.
Son kuyruk hızıyla, Meer’in en büyük hastanesine geldik. Karşılaştığımız herkes bana bakıyordu. Bunun için çok nedenleri vardı. Meer’e giriş taşını kaybetmiştim. Bir insanla temas etmiştim. Denizden ayrılıp bir tekneye çıkmıştım.
Mor binadan içeri girdiğimizde sayılar gözüme çarptı. Annem beş yüz ve yedi yüz arası rakamların olduğu yöne ilerledi. Oradan basınçlı su kanalı ile yedinci kata çıktık.
“Hoş geldin Zee,” diyerek biri bizi karşıladı. Oturduk. Bekleme salonları bunun içindir.
Düşünüyordum. Çocuğun adı Atlas’tı. Bana taşımı geri vermişti. O olmasaydı asla Meer’e adım atamazdım.
Su normalden fazla iyot kokuyordu. Pencerelerden bütün şehri görebiliyordum. Dev bir koruma kalkanı altında birkaç yüksek bina vardı. Biri hastane, biri kraliyet binası diğeri okuldu. Yosun kaplı koltuklar hiç rahat değildi. Bizi karşılayan ve güldüğü zaman suratı sadece diş olan kadın içeri girebileceğimizi söyledi. Su bariyerli kapı açıldı.
Doktorun odasındaki su boşaltılmıştı.
“Seni bu şekilde bir görmek istedim Zee. Bu gerçekten değişik bir muayene olacak,” dedi doktor. Kocaman bıyıkları dudaklarını örtmüştü. Mercan masasına ellerini koyup sandalyesinden kalktı. Havayla temas eden pullarım doktorun da dokunuşuyla havaya kalktı. Bana işkence gibi gelen, epey uzun süren muayene sonunda bitmişti. Normal hayatıma devam edecektim. Ama sanırım artık Meer’de hiçbir şey benim için normal değildi. Tüm arkadaşlarım bana insan görmüş gibi bakıyordu.
Sınıfta öğretmen bana insan hakkında bilgiler sormuş, herkes ağzını ve yüzgeçlerini buruşturarak dinlemişti.
Çok sevdiğim ülkem bir diken olmuş, kuyruğuma batıyordu. İki yıl kapıdan geçmem yasaktı. Bu süre daha da uzayabilirdi. Çünkü insanların bizi bulma olasılığına karşı sıkıyönetim ilan edilmiş ve Meer, denizin karanlık bölgelerine çekilmişti. Elbette bu da benim suçumdu. Meer’de olan tüm hatalar üzerime yüklenmiş, “Mercan’ın Kambur Balığı” adlı tiyatro oyunundaki karaktere dönmüştüm.
Bütün sorunlar bir yana, Atlas’ı düşünmeden bir dakika bile geçirmiyordum. Ben de normal değildim. O ne demekse?
“Belki bir gün,” demiştik ayrılırken. Onu aramadığım için acaba bana kızıyor mu? O beni arıyor olabilir mi? Bu düşünceler kafamda fener balığının lambasına benzer bir ışık yaktı.
“Eyvah!”
Zaten herkes bana bakarken şimdi iki kez bana bakıyorlardı. Buna aldırış etmeden kuyruk vurup, şifacının yanına gittim.
“Hım, pof, yukimi, piştisi, löptüke” gibi acayip şeyler söyledi şifacı, beni yanından uzaklaştırmak istedi. Ben yine de derdimi anlatmaya devam ettim. Tekrar gitmemi söyledi. Sanırım beni dinlememişti. Yasak olduğunu anımsattım.
Bana bir şişe uzattı.
“İç, git gidesi, midesi fidesi,” dedi.
Bir şişeye, bir de büyücüye baktım. Büyücünün gözleri benimle konuştu.
“Meer tehlikede, gitsen iyi olur. Bunu sen engelleyebilirsin. ‘Belki bir gün...’ yerine, ‘denizin yüzeyinde seni bekleyeceğim’ deseydin, bunlar başına gelmezdi.”
Büyücü zihnimi okuyordu ama sözcüklere hâkim değildi. Gözleri onun yerine bu işi yapıyordu.
Kimseye bir şey söylemedim. Şişedeki iksiri içtim. Sıkıyönetimden sonra küçülen Meer’de hem görünmez oldum hem de kendi boyutuma geldim. Artık kapıdan çıkmama gerek yoktu. Meer benden ya da ben ondan çıkmıştım. Başımı son kez ona çevirdim. Bir su damlası kadar küçüktü. Yine de bulunması olasılığını göze alamazdım.
Taşlarıma baktım. Hepsi benimleydi. Bizim bileğimizde dört taş vardır:
Hız taşı, boyut taşı, giriş taşı ve nefes taşı.
Hız taşına dokundum. Atlas’ı bulmak için acele etmeliydim. Beni gördüğünü kimseye söylemediğine emin olmalıydım.
Devamı gelecek…
*Bu etkinlik Dursaliye Şahan tarafından hazırlanmıştır.
KONU: Meer’de yaşayan Zee’nin insanlarla tanışması ve arkadaşlarının yanına döndüğünde eski yaşamına uyum sağlama çabasını anlatıyor.
TEMA: Okyanus balıklarının maceralı keşifleri ve hayatı.
ANAHTAR KELİMELER:
Meer: Masaldaki balık Zee’nin yaşadığı okyanus altındaki balık ülkesi
İyot: Daha çok deniz ürünlerinde bulunan insanın da ihtiyaç duyduğu önemli bir mineraldir.
KIPIR KIPIR DÜŞÜNCELER
Hiç merak ettiniz mi? Acaba yeryüzündeki en derin çukur neresidir?
(Bilim insanları “Büyük Okyanus” ta yer alan Mariana Çukuru’dan bahsediyor. Acaba kaç metre derinlikte dersin?)
Okyanusların en derin bölgelerindeki balıklar yüzeye yakın balıklardan farklı mıdır?
(Bilim insanları, 8.336 metre derinlikte Liparidae familyasına ait bir balık bulduklarını söylüyorlar.)
Dünyadaki su sorununu okyanus sularıyla gidermemiz mümkün mü acaba?
KIPIR KIPIR ETKİNLİKLER
Zee’yi bekleyen başka hangi maceralar var acaba? Onun için bir macera yazabilir misin?
Ressamın bu öykü için çizdiği resme bakarak, bir öykü yaz. İstersen arkadaşlarınla ve ailenle paylaş, istersen kipirticocuk@gmail.com adresine gönder.



Yorumlar