top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıEsra Abalı

GEZGİN ADA-GİZEMLİ MAĞARA, KARANLIK ODA VE KAPILAR

Güncelleme tarihi: 5 Mar 2023



Başka gezegende yaşam nasıl olurdu diye bazen düşünür, bununla ilgili film ve kitaplarla karşılaşınca heyecanlanırım. Size öyle bir yerden bahsedeceğim ki bence burası başka bir gezegenin dünyadaki taklidi. Sanki uzay canlıları gelip burayı tasarlamış ve geri dönmüş. Belki de hâlâ orada yaşıyorlar ama biz göremiyoruz. İlle de yeşil, koca kafalı, sivri çeneli, ince kollu ve bacaklı olacak değiller ya. Çok şeffaf olabilirler, öyle değil mi? Belki de bu sebeple onları göremiyoruzdur. Neyse, konumuz bu değil. Annem sık sık, “Ada, tatlım her konuya gaz, toz bulutu evresinden başlıyorsun,” diyor. Kibarca lafı uzatma demek istiyor.

Başka gezegenin dünyadaki taklidi diye anlatmaya çalıştığım yer, tahmin edeceğiniz gibi Kapadokya. Bu dünya dışı yerde ilk sabahımızda uyandığımda, kaldığımız evden ve çevreden habersizdim. Gece göz gözü görmeyen karanlıkta, yorgun argın gelmiş, yatacağımız yeri zar zor bulup uykuya dalmıştık. Gün aydınlanıp da ortalık görünür olunca, yataktan fırladım. Üzerimde pijamalar, ayaklarım çıplak, üst kata koştum. Terasa çıktığımda hem gördüğüm manzara hem de tatlı serinlik yüzünden titredim.

Buralar hakkında elbette bir şeyler duymuş, okumuş ve fotoğraflar görmüştüm. Fikrim vardı ama bende yaratacağı heyecandan tamamen habersizdim. Kıpırtısız, sessiz, uçsuz bucaksız ovaya ve üzerinde yükselen peribacalarına hayretle baktım. Terasta büyülenmiş gibi etrafı izlerken annem seslendi,

“Adaa! Birlikte kahvaltıyı hazırlayalım, gelir misin?”

“Tamam, geliyorum anne,” dedim, ama canım hiç de manzarayı bırakıp gitmek istemiyordu. Biraz daha çevreyi izleyip kendimi zar zor koparıp aldım ve içeriye girdim.

Eve girince, sabırsızlıktan bütün ayrıntıları kaçırdığımı anladım. Kaldığımız ev, aslında gerçek bir mağaraydı. Babam, mağarada kalacağız, dediğinde dalga geçtiğini düşünmüş,

“Ya tabii, ne demezsin, ayı ailesinin misafiri olacağız, değil mi?” demiştim

O da “Eh görürsün,” diye cevap vermişti. Hiç abartmamış. Kaldığımız yer gerçekten de kayalara oyulmuş, eve dönüştürülmüş bir mağaraydı. Mutfak dolapları kayaya tutturulmuş. Tuvalet deseniz kayalığa oyulmuş. Duş da öyle. Yatakların baş ucu kayalık. Ben büyülenmiş gibi evi dolaşıp her ayrıntıya dokunurken, annem bir kez daha seslendi.

“Adaa! Hazırladığım tepsiyi terasa çıkarır mısın? Hava çok güzel, kahvaltıyı orada yapalım.”

“Tamaam!” dedim. “Şu merdiven altındaki odaya da bakıp geleceğim.” Ev bence çok gizemliydi. Alt katta, benim yattığım odanın yanında, büyülü bir yere açılan kapı vardı. Yani, ben öyle olduğunu düşündüm. Çünkü kapının yanındaki duvar boyunca uzanan pencerede, karanlıktan başka bir şey görünmüyordu. Derin bir nefes alıp kapının kolunu çevirdim. Soğuk metalik topuz boşa döndü. Bir daha zorladım, yine açılmadı. Ortalıkta anahtar filan da yoktu. Bu kez babamın sabırsızlanan sesi duyuldu.

“Adaa! Kahvaltı hazır, biz başlıyoruz.”

“Off! Kahvaltı kahvaltı! Şurada keşif yapmaya çalışıyorum ama bir izin vermiyorsunuz,” dedim. Elbette kendi duyacağım sesle. Oflaya poflaya bir kez daha ellerimi alnımda siper yapıp pencereden derin karanlığa baktım. Ne vardı bu koyu karanlığın içinde? Bu sırada duyduğum gurultuyla irkildim. Midemden geliyordu. Açıkçası midem de kaşif olmama izin vermiyordu. Bari kahvaltıya çıkayım dedim. Tam merdivenin son basamağına geldiğimde, duvardaki rafta ilginç bir kitap gördüm. Kapağında, Kapadokya’nın Gizemli Mağaraları yazıyordu. Yine bütün dikkatim dağıldı. Uzanıp kitabı aldım. Arasından bir fotoğraf düştü. Büyücüye benzeyen bir kadın, çanak gibi açtığı avuçlarının arasında cam küre tutuyordu. Bu kez annemle babamın aynı anda yükselen sesini duydum.

“Adaaa! Kahvaltımız bitti, gelmeyeceksen masayı topluyoruz!”

Telaşla fotoğrafı arasına sokuşturduğum kitabı rafa kaldırdım. Aç kalmayı göze alamazdım. “Tamam, geldim,” deyip masaya koştum.

Öğlene doğru mağara evimizden çıktığımızda güneş kış mevsiminde olduğunu unutmuş gibi, tepemizde parlıyordu. Göreme Açık Hava Müzesi girişinde arabadan indik ve kalın montlarımızdan kurtulup tişörtlerimizle kaldık. Hava gerçekten çok sıcaktı. Rehberimiz gülümseyerek bizi karşıladı. “Şanslısınız, bu mevsimde Kapadokya’yı karsız, üstelik böyle sıcak görmek imkânsızdır,” dedi. Annem, hemen konuyu küresel ısınmaya ve yer değiştiren mevsimlere bağladı. Doğrusu haksız değildi ama benim gözüm karşıda kayalıklara oyulmuş kocaman deliklere ve pastanın kremasını andıran peribacalarına takılmıştı. Dolaşmak için sabırsızlanıyordum.

Az sonra yürüyüşe geçtik ve yokuş yukarı çıktık. Neredeyse gördüğümüz bütün deliklere girdik veya kapısından baktık. Burası çok eskiden kocaman bir manastır alanıymış. Küçük yapıların her biri kilise ve şapelmiş. Bazılarının yemekhane olduğunu, kayalara oyulan masa ve karşılıklı oturma yerlerinden anladık.

Kapadokya Bölgesi, milyonlarca yıl önce suyla kaplıymış. O dönem dünya coğrafi olarak çok hareketliymiş. Burada sık sık patlayan ve etrafa lavlarını saçan üç tane yanardağ varmış. Lavlar suya değdikçe soğumuş, katılaşmış ve bütün bölge tüf denen kayaç ile kaplanmış. Sonra rüzgar ile su, tüflü bölgeyi aşındırmış ve bu eşsiz yer şekilleri oluşmuş.

Doğrusu bu hikâyeyi rehberimiz ilk anlattığında gözümde hiçbir şey canlanmadı. Çekinerek, “Ben pek bir şey anlamadım,” dedim. Eğer uzaylılar yapmadıysa gerçeği öğrenmeliydim. Bunun üzerine rehberimiz,

“Çok haklısın Ada. Bu süreci anlamak kolay değil,” deyip bana telefonda bir animasyon izletti. Böylece peribacalarının nasıl oluştuğunu gözlerimle görebildim de rahatladım.

Göreme’den sonra Ürgüp’e geçtik. Sıcak havada kayalıklara tırmanıp durmaktan çok yorulmuştum. Üstelik karnım zil çalıyordu. Çok güzel, eski bir konakta, iki tabak mantı ve sarma yediğimi yazmak zorundayım ki giderseniz siz de yiyin.

Ürgüp’ten sonra sayısı iki yüz civarında olan yer altı şehirlerinden birini gezdik. Bu şehirlerin sadece otuz altı tanesi gün yüzüne çıkarılabilmiş. Çok eskiden saldırı ve yağmalara karşı korunabilmek için, insanlar yerin kilometrelerce altında yaşam kurmuş. Hitit Uygarlığı’ndan Bizanslılar'a kadar herkesin dokunuşu varmış bu yaşam alanlarında. Buradan çıktıktan sonra yol boyunca gökyüzüne bakıp onu görmeden nasıl yaşanır, anlamaya çalıştım.

Akşam eve döndüğümüzde heyecanla odamın yanındaki kapıya gittim. Topuzu çevirdim ve yine açamadım. Sanki derin karanlığın içinden kocaman tek gözü olan bir yaratık bana bakıyordu. “Off!” dedim. “Ne var bu odada? Sen kimsin tek göz?” Sonra aklıma sabah rafta bulduğum kitap geldi. Koşup üst kata çıktım. Yaşadığım hayal kırıklığı yüzünden, içimden kopup gelen ağlama isteğini zor bastırdım. Kitabın yerinde yeller esiyordu. Karşı duvardaki diğer kitaplığa baktım, değişen bir şey olmadı. Halimi gören babam,

“Hayırdır, böyle telaşla ne arıyorsun?” diye sordu.

“Sabah,” dedim. Dilim, damağım kurumuştu, zar zor yutkundum. “Karşı rafta bir kitap bulmuştum. Şimdi yok. Sen mi aldın baba?”

“Yoo! Kitaplığa bakacak zamanım hiç olmadı.”

“Off! Bu ev çok gizemli ve ben çok yorgunum,” deyip kendimi koltuğa attım.

Sabah uyandığımda yatağımdaydım. Epey dinlenmiş hissediyordum. Kalkıp yan kapıyı kontrol ettim. “Tek göz, orada mısın?” diye seslendim. Yanıt vermedi ama hâlâ belli belirsiz karanlığın içinde görünüyordu. Sanki kocaman tek gözünü bana dikmişti. Çaresiz yukarı çıktım. Rafa baktım, benim kitap hâlâ yoktu. Terasa çıktığımda dilimi yutacaktım. Bütün gece, vadiye pudra şekeri serpilmişti. Her yer bembeyazdı. Karın beni çok heyecanlandıran bir şey olduğunu daha önce size söylemiş miydim? Kendimi kaybetmiş bir şekilde, “Anneee, babaaa!” diye bağırmaya başladım. Bizimkiler terasa çıktıklarında korkudan bayılmak üzerelerdi.

“Tamam,” dedim. “Özür dilerim, sizi korkuttum ama şuraya baksanıza. İzmir’de kar yağdığını hiç görmüyorum ki. Doğal yani bu tepkim.” Bu kez şaşırma sırası onlardaydı. Annem yine, küresel ısınma yüzünden çıldıran mevsimler hakkında konuşmaya başladı.

Tüm gün lapa lapa yağan kar, bütün planımızı altüst etmişti. Ben fırsat buldukça dışarıya fırlayıp kardan adam yapma veya kartopu oynama çabasına girişiyordum. Bizimkiler ise sığınacak sıcak bir yer bulup kahve, çay, bitki çayı içip duruyordu. Doğrusu kar, Kapadokya’ya çok yakışmıştı. Bütün gün karda yuvarlanmaktan, gün sonunda perişan halde eve döndüm. Bu kez yorgunluktan ne tek gözü ne de kayıp kitabı düşünecek halim vardı.

Ertesi güne sağanak yağışla uyandık. Hava durumu nedeniyle balon turumuzun ertelendiği haberi, gün doğmadan bizimkilerin telefonuna mesaj olarak gelmiş. Ben bu habere çok üzüldüm. Üçümüzün ortak kararıyla öğleden sonra dönüş yoluna çıkmaya karar verdik. Kapadokya, burada kaldığımız süre boyunca bütün mevsimleri bize yaşatmıştı. İlk gün bahar ve yaz, ikinci gün kar derken, son günümüzde sonbahara bağlamıştı. Buranın sihirli bir yer olduğuna inancım artık tamdı.

Eşyalarımı toplarken, unuttuğum bir şey var mı diye etrafı kontrol ediyordum. Bir baktım, annem kucağında banyo havlularından oluşan küçük bir tepe ile merdivenden iniyor.

“Nereye götürüyorsun onları?” diye sordum.

“Aşağıya,” dedi. “Senin yattığın odanın yan kapısına.”

“Aaa! Sahiden mi?”

“Evet, ne var bunda şaşıracak?”

Nefesim kesilmiş halde annemi izliyordum. Havluları yere koydu ve cebinden anahtarı çıkardı. Günlerdir boşa döndürüp durduğum topuzun göbeğine anahtarı yerleştirip çevirdi.

Kendimi tutamayıp “Bu anahtarı nereden buldun anne?” diye sordum.

“Ev sahibi, bunun gibi birkaç anahtarı mutfağa asıp kullanımları ile ilgili not yazmış” dedi.

Annem kapıyı açıp karanlık mağara odaya girerken, nefesimi tutup onun sırtına yapışarak ilerledim. Tek gözle karşılaşma fikri yüreğimi ağzıma getiriyordu. El yordamıyla lambanın düğmesini bulmaya çalıştık. “İstersen babama seslenelim anne. Ne dersin? O da olsun yanımızda. Ben biraz korkuyorum da.”

“Korkacak ne var Ada? Çamaşır odası işte” derken annem lambanın düğmesini bulup açtı.

“Nee çamaşır mı!” aniden parlayan lamba yüzünden gözlerimiz kamaştı. Lafım ağzımda yarım kaldı. Işığa alışınca ne görsem? Tek göz, olanca komikliği ile karşımda duruyordu. Çünkü kendisi bir mağara yaratığı değil, çamaşır makinesi idi.

“Off! Çamaşır makinesiymiş, hayal kırıklığına bak,” dedim.

“Sorma, ben de aynı duygudayım. İnsan yanına kurutma makinesi de koyar, değil mi?” dedi annem.

Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Allak bullak bir halde kendimi dışarı attım.

Arabaya yerleştiğimizde balon turunu yapamamış olmanın üzüntüsü içimi kemiriyordu. Camdan dışarıya dalmış yolu izlerken, bir ara annemin kitap okuduğunu fark ettim.

“Ne okuyorsun?” diye sordum. Döndürüp kapağını gösterdiğinde günlerdir arayıp durduğum kitap olduğunu gördüm.

“Kitaplıktan sen mi aldın onu anne? Aramadığım yer kalmadı da.”

“Evet, ev sahibinin yazdığı bir kitapmış. Benim için imzalamış, özellikle almamı söyledi.”

“Eee! İçinde büyücü fotoğrafı vardı onun.”

Annem bir kahkaha attı.

“Ne büyücüsü ayol? Kadın bir astrolog. Yazarın kendi fotoğrafı yani. Yanlışlıkla konmuş olduğunu düşündüğüm için evde bıraktım.”

“Offf! Anladım,” dedim.

Önce tek göz, sonra büyücü kadın… Hayal dünyamı bir süre için dinlendirmeye karar verip arkama yaslandım. Gözlerimi kapatıp dönüşte yapmam gereken ödevleri düşünmeye çalıştım. O anda bir şey fark ettim. Çamaşır odası görüntüsü, tamamen bir kandırmacaydı. Çünkü tek gözün arkasında büyük bir kapı vardı. O kapı kesinlikle gizemli bir yere açılıyor olmalıydı.


98 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page