top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıEsra Abalı

TA TU TA TATİLİ



Resimleyen: Beste Örge SAĞLAM

Sırt üstü uzandığım yatağımda tavanı izliyordum. Aynı anda aklımdan onlarca konu

geçiyordu. Bunlardan bir tanesi ve en önemlisi ama yapmayı hiç istemediğim şey,

ödevlerimdi. Tavana bakmaya devam ederken bu başlığı hızla geçip diğerlerine odaklandım.

İkinci ve üçüncü konuyu da hiç beğenmedim. Çünkü biri masamı toplamak, diğeri banyo

yapmaktı. Onları da hızla zihnimden uzaklaştırdım.

Sonra babamı duydum. Telefonla konuşuyor olmalıydı. Arada attığı kahkahalardan

çok keyif aldığı bir sohbette olduğu belliydi. Merakla yatağımda doğrulup dinlemeye

çalıştım, çünkü birkaç kez adımı söylemişti. Dediklerinden bir şey anlamayınca,

“Bu böyle olmayacak” diye düşündüm.

Kendime ayırdığım bu en kıymetli zamanı, günlük tavan izleme süremi yarıda kesmek

zorundaydım. Kalkıp odamdan çıktım. Babam evin içinde volta atarak telefonla konuşmaya

devam ediyordu. Ben de hemen arkasından yürüyerek onu takip etmeye başladım. Sanırım

benim varlığımı henüz fark etmemişti. Aniden yürümeyi bırakıp

“Ta Tu Ta demek haa! Vallahi çok sevdim bu fikri Tamer,” diye bağırdığı anda, ben

onun kadar hızlı duramayınca çarpıştık. Beni hayatında ilk kez görüyormuş gibi baktı. Sonra

kaldığı yerden konuşmaya devam etti.

“Anlaştık Tamer. Senin Ta Tu Ta’da görüşmek üzere. Ada da bu fikre bayılacak.

Eşine ve kızına sevgiler,” deyip telefonu kapattı.

Hayalet olduğumu düşünmeye başlamıştım. Çünkü babam ben yokmuşum gibi

davranmaya devam ediyor, telefonda bir şeylere bakıyordu. Nihayet varlığımı fark edip

yüzüme döndüğünde,

“Ta Tu Ta da nedir baba? Amerikan yerlilerinden kalan bir cümle mi? Nereye

gidiyoruz böyle?” diye sorabildim.

Babam yüzüme muzipçe bakıp konuştu. Daha doğrusu hiç anlamadığım bir tekerleme

söyledi:

“Tarım Turizm Takas

Alırım yanağından bir makas

Hazırla çantanı koyulalım yola

Olur bize de güzel bir mola”


Kazdağları’na Doğru

Annem, çok yorgun olduğunu, bütün hafta sonu tek bir şey yapmayı planladığını

söyleyip bizimle gelmeyi kabul etmemişti.

“Nedir anne o tek şey?” diye sorduğumda da verdiği yanıt beni sarsmıştı.

“Sırt üstü uzanıp tavanı izleyeceğim Ada!”

Yanıtının hemen arkasından attığı kahkaha, niyetinin şaka olduğunu gösteriyordu ama

gerçekler öyle değildi. Demek ki tavan izleme alışkanlığımı annemden almıştım. Bu keşfimi

kendime saklayıp ben de annemin gülüşüne abartılı şekilde eşlik ettim. Odama doğru

yürürken gülmem hızla söndü. Kendime yeni bir dert edinmiştim. Niye annemle ben tavan

izliyorduk?

İki gün sonra arabada babamla baş başa Kazdağları’na doğru yol alıyorduk. Baharın

son günleriydi. Yaz mevsimi kapıda bekliyordu. Böyle bir günde yolda olmak çok güzeldi.

Sevdiğimiz müzikleri dinlerken, ben sırt çantamdan notlarımı çıkarıp yüksek sesle okumaya

başladım.

“Kazdağları, Edremit’te yer alan bir millî parktır. En yüksek tepesi 1774 metre olan

Karataş Tepesi'dir. Çevresi büyük ölçüde ormanlar ile kaplıdır ve yakınında yerleşim

oldukça...”

Kendimi kaptırmış okurken babam sözümü kesti.

“Nedir bu okuduğun Ada?”

“E, Kazdağları hakkında bilgiler baba.”

“Yavrucuğum beş dakika sonra unutacağımız ya da zaten kendi deneyimimizle

öğreneceğimiz arama motoru bilgilerini boş ver. Sadece bilgi içeren gezi notları okumayı hiç

sevmediğimi biliyorsun. Ben deneyim ve hikâye peşindeyim.”

Halâ elimdeki bir tomar kâğıda bakıyor, bir yandan da babamın sözlerini

düşünüyordum. Haklıydı. Herkes, öğretmenlerimiz ve diğer bütün büyükler bize bir şey

öğretme derdindeydi. Sonunda kendi kendimize de aynı tuzağa düşer olmuştuk. Kâğıtları

buruşturup çantama geri koydum.

“Tamam, öyle olsun. Bu gezide hiçbir şey öğrenmemeye söz veriyorum,” dedim.

Babam, kısacık bir süre için gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:

“Tam tersine, bu gezide çok şey öğreneceksin. Ama farkında olmadan ve eğlenerek,”

dedi.

Merakım tavan yapmıştı. Keyiflenmiştim de. Gerçekten bilerek bir şey öğrenmek

istemiyordum.

Öğle saatlerinde ormanın içinde bir araziye giriş yaptık. Arabayı park ettikten sonra

sık ağaçların arasından yürüyerek büyük, ahşap bir yapının önüne geldik. Çiftliğin sahibi,

başındaki kocaman hasır şapkayı çıkarıp bizi selamladı:

“Hoş geldiniz! Sizleri burada görmek ne büyük keyif. Merhaba Ada! Hatırladığını

sanmıyorum. Ben Tamer Amcan.”

Gözlerimi kısıp neredeyse dizine kadar çizmeler giymiş, beyaz sakallı adamı tepeden

tırnağa süzdüm. Belleğimi taradığımda uyuşan biri olmadığını fark ettim. Dudaklarımı büzüp

başımı sağa sola sallamakla yetindim. Uzattığı elini sıktım.

“Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu Tamer. Seninle sohbeti vallahi çok özledim.”

Babam ve Tamer Amca, uzun yıllardır görüşmeyen dostların özlemiyle kucaklaştılar.

“Ben de öyle. Hadi gelin size kalacağınız ahşap kulübeyi göstereyim. Eşyalarınızı

bırakalım. Sonra birer yorgunluk kahvesi içelim. Hanife’nin yaptığı taze limonatadan da

Ada’ya ikram ederiz. Acıktıysanız öğle yemeği için bostandan** sebze toplar pişirirsiniz.”

Şaka yaptığını düşünüp bir kahkaha attım. Baktım ikisi de gayet ciddi görünüyor.

Benim kahkaha havada tuhaf bir şekilde asılı kaldı. Tamer Amca açıklama gereği duydu:

“Anlaşılan baban sana burayı hiç anlatmamış Ada. Mutlu Tarlalar, ekolojik bir Ta Tu

Ta çiftliği. Burada kalmanın ön koşulu, çalışıp üretime katkı sağlamaktır.”

“Elbette, Ta Tu Ta’yı çok iyi biliyorum” dedim.


Buruşturup sırt çantama tıkıştırdığım notlarımı anımsadım. Türkiye’de ve dünyada

kaç tane Ta Tu Ta olduğu, misafirler ile ev sahiplerinin sorumluluklarının sıralandığı gibi pek

çok ayrıntı vardı. Biz burada misafirdik. Günlük işlere yarım gün çalışarak katkıda bulunmak

zorundaydık. Ev sahibimiz Tamer Amca da patronluk taslamadan bizimle iş birliği yapmalı,

üç öğün karnımızı doyurmalı ve yatacak yerimizi sunmalıydı. Bütün bunları hızla

geveledikten sonra,

“Ama şunu bilin ki ben inek sağmaktan bir şey anlamam,” deyiverdim.

Bu kez onlar kahkahalarını tutamadı. Tamer Amca, bu çiftlikte zaten inek olmadığını,

koyun ve keçi beslediklerini söyledi. İstersem onları sağmayı öğretebilirlermiş.

“Yok, kalsın!” dedim. “Ben mutfakta çalışırım.”

Eşyalarımızı kalacağımız kulübeye bıraktıktan sonra, babamla bostana gittik. Güneş

tenimizi kavurmadan, sakin sakin ısıtıyordu. Sebzeleri tezgâhta değil de toprakta ve dalında

görmek, beni biraz afallattı. Bize verilen sepetleri, üzerinde küçük isim etiketleri olan sebze

tarhlarından*** sarmaşık, pırasa, ebegümeci, kuzukulağı ile doldurduk.

Mahsulümüzle birlikte çiftliğin mutfak bölümüne geçtik. Babamla elimizde sepetler,

öylece durup birbirimize bakarken imdadımıza Hanife Abla yetişti. Yoksa akşama kadar

sebzelerle bakışabilirdik. Onun yardımıyla pırasa ve sarmaşıklı omlet, ot kavurma ile salata

hazırladık. Öğle yemeğinde parmaklarımı yememek için çok uğraştım.

Ertesi gün sekizde uyandığımda çiftlikte hayat başlayalı saatler olmuştu. Dediklerine

göre saat beşte herkes kahvaltıda oluyormuş. Sabah telaşını kaçırdığım için çok üzüldüm.

“Yarın beşte mutlaka buradayım,” dedim.

Hanife Abla halime acımış olmalı.

“Hadi git folluğa bak. Şeker Prenses diğerlerinden geç yumurtlar. Keyfine pek

düşkündür. Kendine yumurta al gel,” dedi.


Dediğini yaptım. Bütün tavuklar kümesin dışında serbestçe dolaşıyor, önlerine çıkan

her şeyi didikliyorlardı. Bizim Prenses ise follukta duran iki yumurtaya düşünceli düşünceli

bakıyordu. Onun bu hali yüzünden izin istemem gerektiğine karar verdim.

“Şeker Prenses, izin verirsen bu sabah senin iki yumurtanla kendime omlet yapabilir

miyim?” dedim.

Bir yüzüme, bir yumurtalara baktı. Bu hareketi, hızlı hızlı pek çok kez yineledi.

Sonunda “Gıdak gıdaaaak!” dedi ve kanatlarını çırpa çırpa kümesten çıktı. Bu hareketini izin

verdiğine yorup yumurtalarımı aldım.


Mutlu Tarlalar Çiftliği’nde iş, hiç bitmiyor gibiydi. Her an, her yerde bir şeyle

uğraşılıyordu. Dün tanıştığım Alman Gregor ile Fransız Severine, kümesin yakınında ahşap

bir kulübe yapıyorlardı. Ellerimde sıcacık yumurtaları tuttuğum için başımla işaret ederek

sordum:

“Nedir bu yaptığınız?”

“Kompost için kulübe,” diye yanıtladı Severine.


Ben “Ah ne şahane! Umarım burada mutlu olur,” deyince Severine ve Gregor,

birbirlerine baktı. Yüzüme karşı aynı anda kahkahalarını bırakıverdiler.

Hem mahcup hem de öfkeliydim. Ne var bunda bu kadar gülecek diye düşünürken,

ikisi de yaptığı işi bırakıp yanıma geldi.

“Sanırım kompostu bir hayvan sandın,” dedi Gregor.

“Evet, köpek değil mi?”

“Hiç fena bir köpek ismi değil doğrusu,” dedi Severine. “Ama işin aslı kompost, tüm

yiyecek atıklarının, ağaç, dal ve yaprakların, çürütülmesi, sonra da öğütülmesi sonucu oluşan doğal gübredir,”

“Ahh gübrenin ne olduğunu biliyorum,” dedim. “Bitkilerin beslenip güçlenmesini

sağlayan madde.”

“Evet çok haklısın,” dedi Gregor. “Günümüzde çoğu çiftçi sentetik, kimyasal gübre

kullanıyor. Bunlara tarım zehri diyoruz. Topraktaki yararlı canlıları öldürüp hepimizi yavaş

yavaş zehirliyorlar.”

Severine söze girdi:

“Hâlbuki kompost doğal, temiz ve çok yararlı bir gübre. Tamer Bey de çiftliğinde

hiçbir kimyasal kullanmıyor.”

Badem toplama zamanı olduğu için Mutlu Tarlalar’da Severine ve Gregor gibi pek

çok yabancı gönüllü vardı. Babam,

“Tamer, senin çiftlik Birleşmiş Milletler gibi,” diyordu.

“Hasat zamanları internet sayfamızda gönüllü formları açıyorum,” dedi Tamer Amca.

“Gönüllüler olmasa bu çiftliği çekip çevirmem çok zor.”


TaTuTa, yani Tarım Turizm Takas çiftlikleri sayesinde, gönüllüler yatacak yer ve

yemek parasını düşünmeden dünyayı dolaşıyormuş. Kendi bilgi ve deneyimlerini çiftlikte

yaşayanlarla paylaşırken onlar da pek çok şey öğreniyormuş. Paranın olmadığı bu sistemde

sadece bilgi ve deneyim takası ile oluyormuş her şey. Doğrusu bu sistemi çok sevdim.


Ertesi sabah beşe on kala, mutfak sundurmasının altında esniyordum. Tam kafamı

masaya koyup biraz şekerleme yapacaktım ki Hanife Abla’nın sesini duydum:

“Ahh! Guzum galk git yatağına yat. Ne işin var bu saatte?” diye yanıma gelip başımı

okşadı. Ben ok gibi fırladım.

“Göreve hazırım Hanife Abla, ne yapıyoruz?” dedim.

Her sabah beni kaldırması için eve askeri birlik çağırmaktan bahseden annem, bu

halimi görse gözlerine inanmazdı eminim.

Bu arada mutfak ekibinin diğer üyeleri de geldi. Hanife Abla kendinden emin

konuşmaya başladı. Onun Türkçe anlattıklarını birisi İngilizceye çeviriyordu.

“Böğürtlenler çok birikti. Kahvaltıdan sonra reçel gaynatacağız. Öğlene erişte ve

fırında sebze yemeği ile cacık yapacağız. Şu kenarda yığılan elmalarla sirke guracağız.

Akşam yemeği için de…”

O konuşurken ben yutkunarak dediklerini not aldım.

Mutlu Tarlalar’da kaldığım üç gün boyunca yaptığım her şey çok keyifliydi. Tavan

izleme aktiviteme hiç ihtiyaç duymadım. Dalından erik ve çağla koparıp yemekten az kalsın

midemi bozacaktım. Gölette yüzen ördekler, ortalıkta popolarını sallayarak gezen kazlar ve

Romeo adındaki eşek, çiftliğin hayvan sakinlerinden en sevdiklerimdi.

Özellikle Romeo ilginç bir canlıydı. Ne söylersiniz söyleyin, anlıyormuş gibi

bakıyordu. Ben de ona içimi döktüm. Buraya gelmeden önce okulda kafamı bozan olayları

bir bir anlattım. “Bu konuda ne düşünüyorsun Romeo?” diye sorduğumda, burun deliklerini

açıp kapayıp başını yukarı doğru kaldırdı. Herhalde “İnsanları anlamak zordur Ada. Kafanı

boş yere yorma!” demek istemişti. Seni yine görmeye geleceğim, deyip başını okşadım ve

kimse görmeden ona biraz çilek ikram ettim.

Son günümüzde, güneş batmadan babamla Zeus Altarı’na gittik. Patikadan tırmanarak

güzel manzaralı sunağa ulaşmak heyecan vericiydi. Zeus’un Truva Savaşı’nı izlediği tepede,

biz gün batımını gözlerimize doldurduk. Bu yükseklikten böyle bir manzaraya bakmak,

sonsuzluğa sahip olduğunu hissettirecek kadar sihirliydi. İçinde bulunduğumuz anı, küçük bir

kutuya hapsetmek, canım sıkıldıkça çıkarıp bakmak ya da koklamak isterdim. Ama her güzel

an gibi öyle hızlı geçip gitti ki hiçbir yerinden tutamadım, saklayamadım. Üç günlük

tatilimiz, üç dakikada yaşanmış gibi bitmişti. Zaman bir kez daha yapacağını yapmış kendi

istediği hızda akmıştı.


*TaTuTa: Ekolojik çiftliklerde tarım turizmi, gönüllü bilgi ve tecrübe takası.

**Bostan: Sebze bahçesi.

***Sebze Tarhı: Yükseltilmiş sebze yatağı.


ETKİNLİK


HAZIRLAYAN: Dursaliye ŞAHAN

KONU: Gönüllülük esasına dayalı Tarım Turizm Takas olarak isimlendirilen çiftliklerde

yaşam.

TEMA: Doğa ve insan

ANAHTAR KELİMELER:


TaTuTa: Ekolojik çiftliklerde tarım turizmi, gönüllü bilgi ve tecrübe takası.

Bostan: Sebze bahçesi.

Sebze Tarhı: Yükseltilmiş sebze yatağı.

Muzip: Şakayla karışık yapılan konuşmalar, mimikler.

Millî park: Bir bölgedeki doğal bitki örtüsünü ve orada yaşayan hayvanları veya

üzerinde bulunan tarihî yapıları korumak amacıyla devlet tarafından koruma altına alınmış

bölge; ulusal park.

Arazi: Toprak parçası

Hasır: Saz, kabuk, yaprak vb. bir bitki maddesiyle örülmüş taban veya tavan örtüsü:

Ekoloji: Canlıların hem kendi aralarındaki hem de çevreleriyle olan ilişkilerini tek tek

veya birlikte inceleyen bilim dalı.

Folluk: Tavukların yumurtlaması için hazırlanmış küçük ot yatağı.

Kompost: Bitki artıklarından yapılan doğal gübre

Zeus: Yunan mitolojisinde "Tanrıların ve İnsanların Babası olarak geçen kahraman.


KIPIR KIPIR DÜŞÜNCELER:

  • Doğadan neler öğrenebiliriz? Düşünelim.

  • Acaba ülkemizde kaç tane Ta Tu Ta yani Tarım, Turizm ve Takas çiftliği var?


KIPIRDATAN ETKİNLİKLER:

  • Kâğıt üzerinde hayalindeki Ta Tu Ta yani Tarım, Turizm ve Takas çiftliği kurabilir

misin?

  • Böyle bir çiftliğin olsa ne isim takardın?

  • Bu çiftlikte en çok hangi hayvanları görmek isterdin?

  • Bu çiftlikte hangi bitkilerin yetişmesini isterdin?

  • Arkadaşlarınla konuşup böyle bir çiftliği görmek için tur düzenlemeyi düşünür

müsün?

62 görüntüleme5 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

5 Comments


Zikzak Grup
Zikzak Grup
5 gün önce

Çok çok keyifli. Ada'ya çok teşekkürler;)

Like

elifscelebi
Jun 25

Tam da hikayedeki dağlardayken şu önümden geçen Ada ve babası olmasın sakın :)) bu neşeli öykü için yeğenlerim adına teşekkürler Esra 🌸

Like
ESRA ABALI
ESRA ABALI
Jun 25
Replying to

Bu sevgi dolu yorum için ben teşekkür ederim :) Yeğenlerine sımsıkı sarıldım..

Like

Kıpırtı Çocuk
Kıpırtı Çocuk
Jun 25

Esra Abalı'nın gezi öykülerine bayılıyorum. Bütün çocuklar okumalı... Teşekkürler Esra...

Like
ESRA ABALI
ESRA ABALI
Jun 25
Replying to

Sevgili Kıpırtı Çocuk, sen hep var ol :)

Like
bottom of page